Guggenheim Müzesi: Peggy Guggenheim Collection
Venedik, Italya’nin en turistik şehirlerinden biri. Su kanallarıyla ünlü bu şehir, tarihi boyunca, hem ticaretin hem de sanatın önemli merkezlerinden biri olmuş.
Peki bir soru. Amerikalı ünlü sanat koleksiyoneri Peggy Guggenheim’in hayatının bir bölümünü Venedik’te geçirdiğini biliyor muydunuz?

O zaman buyurun, karşınızda Guggenheim Müzesi.

Müzenin kanal tarafindan olan girişinde bizi, siyah demirlerle uyumlu bir heykel karşılıyor. Binanın içine girdikten sonra, karşı hizadaki diğer kapıdan bir avluya çıkıyoruz. Burası gayet geniş ve ferah.

Yeşilliklerin üstünde asılı duran led ışıklı yazı dikkatimizi çekiyor. Formun kaybolacağını ancak gerçeğin, özün kalacağını açıklıyor rehberimiz. Avluyu geçip yan taraftaki binanın önüne geliyoruz.

Binanın bir yüzünde yine led ışıklandırmalar karşımıza çıkıyor. “Yer değiştirmek / Zamanı değiştirmek / Fikirleri değiştirmek / Geleceği değiştirmek yazıyor.

Bu binada Jean Cocteau – The Juggler’s Revenge sergisi var.

Rehberimiz Jean Cocteau’nun birden fazla sanat dalıyla ilgilendiğinden; şair, müzisyen ve her şeyden öte risk alan bir karakter olduğundan bahsediyor ve turumuz başlıyor.

Yunan mitolojik karakteri Orpheus’tan etkilendiğini ögrendiğimiz Cocteau, çektiği 3 filmde bu efsaneden esinleniyor (The Blood of a Poet – 1930 & Orpheus – 1950 & Testament of Orpheus – 1960).
Ayna, Cocteau’nun Orpheus esintili (Orphic) eserlerinde öne çıkan bir element oluyor. Ölümle yaşam arasındaki köprü niteliği kazanıyor. Sanatçı, “Orpheus’s Mirror” adli eserini, narsistik bir ikizlik üzerine kurguluyor; birbirine bakan iki yüz yaratıyor.

Cocteau, Paris’in sosyal çevrelerinde, 18 yaşlarında yazdığı şiirlerle tanınıyor. 1929 yılında ise, en ünlü kitabı “Les Enfants Terrible” i yazıyor.
Öncesinde, 1924 yılında çizimlerinin yer aldığı Dessins kitabinda ise, Picasso’ya atıfta bulunup, şöyle bir ifade kullanıyor: “Şairler çizmez. El yazılarını tekrardan farklı bir şekilde sunarlar.” Onun gözünde, görsel ve yazın dili birbirinden ayrı düşünülemiyor.


Bu tutumu, yakın çevresine hediye ettiği kitaplara da yansıyor. Cocteau kendini hem bir yazar, hem bir görsel sanatçısı olarak görüyor ve kendine sınırlar koymayı reddediyor.

Cocteau’nun klassizme olan yatkınlığı, ilk olarak 1922 yılında yarattığı Antigone ile ortaya çıkıyor. Onu Orpheus izliyor. Sonrasında yarattığı eserlerde de, antik yunan dönemine olan ilgisi gözlemlenebiliyor.

Turumuz esnasında, Jean Cocteau ve Peggy Guggenheim’in iliskisi hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Bu dostluk, cok eskilere dayanıyor.
Peggy Guggenheim’in 24 Ocak 1938 tarihinde Londra’daki sanat galerisi, Guggenheim Jeune’de açtığı ilk sergi, Jean Cocteau’nun çizimlerinden oluşuyor.

Yıllar içinde ikilinin yolları yeniden kesişiyor. Cocteau 1956 yılında Venedik’i ziyaret ediyor.
60lı yaşlarına geldiğinde Cocteau, çizimler yerine daha büyük şeyler yaratmaya; filmler yapmaya yöneliyor. Sinema, Cocteau’nun farkli artistik yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlıyor. 1946 yılında “Beauty and the Beast” ve 1950 yılında “Orpheus” ortaya çıkıyor.

Cinsel tercihlerini saklamayan sanatçının sağlığı, yıllar içinde kullandığı uyuşturucu maddeler nedeniyle olumsuz etkileniyor. 1963 yılında, sevdigi arkadaşı Edith Piaf’tan hemen bir gun sonra, ölüyor.
Guggenheim Mulüzesi’nde gördüğümüz diğer eserler için, instagram hesabım @okubakyaziyorum u takip etmeyi unutmayın!
Pukuri

Yorum bırakın