Venedik’teyiz.
İlk durağımız Punta Della Dogana. Pierre Huyghe’nin Liminal sergisindeyiz.

Sanatçının küratör Anne Stenne’le işbirliğinden doğan yeni eserleri, Pinault Collection’da yer alan, son 10 yılda ürettiği eserlerin beraberinde sergileniyor.
Pierre Huyghe insan olan (human) ve insan olmayan (non-human) ilişkisini uzunca bir zaman sorgulamış ve eserleri bu çizgide kurmacalar (fictions) olarak ortaya çıkmış. Kendisine göre kurmacalar, imkanlı olan ya da imkanlı olmayana ulaşmak için bir araçmış. (“Vehicles for accessing the possible or impossible – what could be or could not be.”)
Liminal sergisiyle Pierre Huyghe, Punta Della Dogana’yı dinamik ve devamlı dönüşen bir ortam haline getirmiş. Sanatçı, gerçeklik algımıza atıfta bulunurken; kendimize yabancılaşmamıza, insan (human) bakış açımızla değil, insan olmayan (non-human) bakış açımızla yaklaşmamızı hedefliyor.
Kendi adıma, bir hayli karanlık bir sergi olduğunu ifade edebilirim.

Hamile bir modelin, yüzü olmadan, bedensel hareketlerinin gözlemlenebildiği bir enstalasyonda; can taşıyan bir canlı yerine boşluk görülüyor. Bu da insanı, gerçeği düşünmekten öte, gerçekdışılığa sürüklüyor.
Sergi dahilinde pekçok farklı eser görülebilir.
İkinci durağımız bir kilise. Abbazia di San Giorgio Maggiore’de, Berlinde de Bruyckere – City Of Refuge III sergisini geziyoruz.


Abbazia di San Giorgio Maggiore, Venedikli en meşhur mimar Andrea Palladio tarafından, 16. yüzyılda yapılmış. Bir adanın tam ortasında yer alan kilisenin her yerden görünmesi amaçlanmış. Rehberimizin aktardığına göre, çok dekoratif olmayan, mimarlığın ön plana çıkarıldığı bir yer olması arzulanmış.

Son derece sade bu kiliseye dair diğer dikkat çeken özellik ise, kubbe detayı. Doğudan esinlenerek yapıldığı düşünülüyor.
Palladio ve Sinan’ın birbirlerini bildikleri ve etkileşim içinde olduklarını öğreniyoruz. Tek bilinmeyen, önce kimin kimden etkilendiği.

Kilisenin içerisine, devasa heykeller konumlandırılmış. Her biri farklı materyallerden yapılmış olmasına karşın, renksel olarak kilise ile bütünlük içindeler.

Eserlerde kullanılan kumaş parçalarının kilisenin perdelerinden, battaniyelerin ise kullanılmış battaniyelerden yapıldığını öğreniyoruz.

Belçikalı sanatçı tarafindan üretilen melekler (arch angels) bir sığınakta düşünülmüş. Bu kutsal yerde dinleniyorlar ve o kadar yüksekteler ki kendilerine ulaşılamıyor. İşte bu sebeple, aynalar tercih edilmiş.

Rehberimiz farklı formlarda ya da versiyonlarda kendimizi aradığımıza ve aynaların da gördüğümüz her şeyde çiftlik hissi yarattığına değindi. Diğer deyişle aynalar, birden fazla gerçekliği simgeliyordu.
Bu keyifli gezinin devamında, Venedik’in turistik kısımlarından biraz uzaklaştık. Birkaç yerel mekanı deneyimledik.
İlki, Vino Vero.

İkl bakışta, pek doyurucu olmadıklarını düşündüğüm atıştırmalıklar, beni yanılttı. Son derece lezzetliydiler. Yanlarında da şarap, mis.

Vino Vero’ya yürüme mesafesinde, karşımıza bir kitapçı çıktı. Adını şu an hatırlayamasam da, içerisinde çok keyifli vakit geçirdik.



Sevgiyle,
Pukuri

Yorum bırakın