Sezon dışı Kapadokya

By

Published on

in

Hani bir yer vardir. Hep birilerinden duyduğunuz ve çok gitmek istediğiniz. Planlar yaptığınız, bazen iş yoğunluğu, bazen çocuğun hastalığı nedeniyle ertelediğiniz. İşte o yer, eşim ve benim icin Kapadokya’ydı.

Sonbahara niyetlenip, kışa kalan gezimizle ilgili detaylara girmeden evvel, size bir kitaptan bahsetmek istiyorum: 100. Yılında Türkiye Seyahatnamesi.

Türkiye içinde nerelere seyahat edebiliriz diye kafa yorduğum bir dönemde karşıma çıkan kitapta; kalınacak yerlerden, yemek yenilecek restoranlara, birçok güncel bilgi mevcut. (Oteli bu sayede keşfettiğimizi söylediğimizde, çalışanların şaşkinlıkla karışık bir mutluluk yaşadığını söyleyebilirim.)

Otel son derece zevkli döşenmisti. Nitekim sahibesinin, türk bir beyefendiyle evli olan fransız bir hanımefendi olduğunu öğrendiğimizde, pek şaşırmadık. Lobinin yan tarafında bulunan şömine detayına da bayıldık.

İlk gün kiraladığımız arabayla bolca turladık. Sadece Göreme Açıkhava Müzesi’nde yer alan birkaç kiliseyi gezebildik. Sebebi, iri taneler halinde kar yağmasıydı.

Sonraki günler, havanın daha az yağışlı olmasıyla, biraz daha gezebilme imkanı bulduk. Hem Uçhisar Kalesi’nde en yükseklere çıktık, hem de Derinkuyu’da en derinlere indik.

1985 yılında World Heritage List’e (Dünya Miras Listesi) dahil edilen Derinkuyu Yeraltı Şehri, Nevsehir’e 29 km uzaklıkta. Turistlerin sıkça ziyaret ettiği bir yer. Zira kapıda, Çinli turistlere denk geldik.

Halkın tehlike anında sığınması amacıyla yapılan bu geçici yerleşim yeri, girişteki bilgilendirme yazısında belirtildiği üzere, bir yeraltı şehrinde olması gereken tüm özelliklere sahip. Bunlar; ahır, kiler, yemekhane, kilise olarak çesitlendirilebiliyor.

Bizim için en etkileyici olan kısmı, 85m derinlikte olmasıydı. Düşünün. İndikçe iniyorsunuz ve her katta, insanlarin burada nasıl kaldıklarına bir kez daha şaşırıyorsunuz. (Mesela eşim, “İnsanlari geçtim, atları nasil sokmuşlar? Vay be!” dedi.)

Şaşırdığım bir diğer konu ise, malesef, Derinkuyu’ya gidiş yoluydu. Aslında bu sadece o güzergah için değil, Kapadokya’nın geneli için önemli bir konu.

Navigasyon sizi öyle yerlerden götürüyor ki, adeta bir Nuri Bilge Ceylan filmi içinde yol alıyor hissine kapılıyorsunuz. Yer yer toprak yollarda, “Bir Zamanlar Anadolu’da” dan sahneler akıp gidiyor belleğinizden. Yolun bir tarafında gördüğünüz Nevşehir E tipi Cezaevi, hiç yardımcı olmuyor bu kasvetli havayı dağıtmaya.

Bunca tarihi değerimiz, kültürel zenginliklerimiz varken, turistleri- zaman ve para ayırıp ülkemizi görmeye gelenleri- bu yollardan mı geçiriyoruz diye düşünmeden edemiyoruz.

Şehrin içine döndüğümüzde de sürüyor tasamız. Çünkü oteller ne kadar bakımlı, restoranlar ne kadar özenliyse, onlari birbirine bağlayan sokaklar bir o kadar bakımsız. Dükkanlar deseniz, orada da bir düzen yok. Yoğun turist çeken bir Avrupa kentinde ya da kasabasında rastlayabileceğiniz bütünlükten yoksun yöre. Rengarenk ışıkların her biri başka telden çalıyor.

“Aman canım, kış vakti gitmişsiniz. Tabi hava kapalı olur. Hem tadilat da vardır.” diyor olabilirsiniz. Bu, pek oyle degil. Nasıl desem? Tadilatla çözülecek gibi hiç değil…

Yine güzelliklere dönelim en iyisi, yemeklere!

İstanbul’dakine kıyasla, restoranların fiyat- fayda dengesi muhteşem. Nahita, Millocal, Lil’a ve otelimizde bulunan Moniq, lezzet bakımından bizi mutlu etti.

Sadece Lil’a ile ilgili ufak bir not: İnanilmaz romantik bir yemek niyetindeyseniz, etrafı iyice kolaçan edin. Ortam buna çok müsait olsa da, oradaki kalabalık bir arkadaş grubu, tüm sesleri bastırabilir. Ve ne yazik ki, sizin o geceden hatırladığınız tek sey, adamlardan birinin durmaksızın seslenilen Merve’si olabilir.

Yolu düşenlere, şimdiden afiyet olsun!

Purki

Yorum bırakın